UZMAN YAZARLARIMIZ
Feriha Şenkaya Dildar'ın Yazıları Bihter Mutlu Gencer'in Yazıları Ceyda Cecan'ın Yazıları Açelya Şahin'in Yazıları Duygu Ak'ın Yazıları Sinem Olcay Kademoğlu'nun Yazıları Aslı Bozbey Akalın'ın Yazıları Osman Abalı'nın Yazıları Ayşe Cengiz'in Yazıları sevil Gümüş'ün Yazıları
Facebook sayfamız






Aktarı - Yorum

Benim Babaannemin Kırmızı Başlıklı Torunu Olmadı !!!?....

"Kırmızı Başlıklı Kız, her sabah olduğu gibi yine ormana gitmek
için hazırlanırken annesi elinde bir sepet ile ona seslenmiş:
- Kızım, büyük anne için biraz yemek yaptım. Biliyorsun artık
iyice yaşlandı. Yemek pişirmeye bile gücü yok. Ormana giderken şu
sepeti ona bırakıver, demiş. Ardından da eklemiş:
- Kurdu görürsen sakın onunla konuşma. Nereye gittiğini sorsa 
da söyleme, diye tembihte bulunmuş.
Kırmızı Başlıklı Kız sepeti koluna takmış, şarkı söyleyerek, hoplayıp
zıplayarak büyük annesinin evinin yolunu tutmuş..."

1960 lı yılların Türkiyesi... Siyasî çalkantılar, sağ sol diye iki kutba ayrılan üniversite gençliği ve bunun halka yansıması. Kaos yılları... Bütün bunların yanında Anadolu insanını yakıp kavuran yoksulluk...

Müjdeli haber, İkinci Dünya Savaşı nda harabeye dönen Almanya dan gelir. Almanya yeniden inşa edilecektir ve bunun için güçlü, sağlıklı işçilere ihtiyaç vardır. Almanya nın bu talebine tarıma dayalı ekonomi ile ayakta durmaya çalışan Türkiye karşılık verir. Ve on binlerce Türk erkeği, çoluk çocuğunu, karısını kızanını geride bırakarak yıllarca sürecek Almanya yollarına, yeni bir umuda doğru revan olur.

Babam “Alamancı” olmaya karar verdiğinde ben iki buçuk yaşında imişim. On beş yaşında, henüz yeni nişanlanmış iken babasını kaybeden ve iki erkek kardeşinin de sorumluluğunu yüklenen bu koca vücutlu, koca yürekli adam, kendi çektiği sıkıntıları kardeşleri de çekmesin diye, onları okutup öğretmen yapmak ve çocukları aç sefil kalmaması için, Almanya kervanının garip bir yolcusu olarak kayıtlara geçiyor. Babam, bu uzun ve sonu bir türlü gelmez yola çıktığında arkasında gözü yaşlı bir ana, kocasına bir türlü doyamamış bir kadın, öğretmen olmaya aday iki genç kardeş ve beş evlat bırakır.

Babamın yokluğunda, ailenin bütün yükü henüz kırk yaşında iken dul kalmış babaannemin sırtına biner. Ladik Öğretmen Okulu nda okuyan iki evladının yanında, çarşı yolu bilmeyen ve hayatı tarla ile ev arasında geçmiş bir gelin ve "Alaman" memleketlerine gönderdiği oğlundan emanet beş torun...

Bizim türkülerimiz acı yüklüdür, buram buram gurbet kokar. Anadolu insanının macerasıdır bizim türkülerimizde anlatılan. Acının her türlüsüne katlanmayı bir borç bilmiş Anadolu kadınının, yavukluların, anaların, babaannelerin gizli gizli haykırışları, sitemleri, kahırları ve sızıları saklıdır türkülerimizin muhtevasında.

Babamın ilk Almanya yılları hiç de “Alamancı” yakıştırmasına uygun olmayan şekilde geçer. Ayak uyduramaz bir türlü yeni hayata. Ve yine hem onun için hem bizim için geçen sıkıntılı yıllar. Ardından anamı ister yanına. Daha doğrusu babaannem öyle buyurur ve oğlunu elin memleketlerinde kurda kuşa kaptırmamak için salıverir gelinini. Bu arada diğer iki oğlunu da öğretmen yapıp vatan hizmetine gönderir. Şimdi artık beş torunu ile birlikte gurbet türküleri söyler içten içe. Anam Alamanya larda, kocasını gece vardiyasına gönderdikten sonra mahzunluğuna perde çekmek için Bedia Akartürk dinler Alman komşularını rahatsız etmeden. Babam vatan toprağının kokusunu Neşet Ertaş ın bozlaklarında arar. Yılların ağır yükünü yaşlı bir çınar gibi sırtlanmış babaannem, her secdeye varışında hep şu niyazda bulunur Yaratan ına. “Oğlumu son bir kez görmeyi nasip eyle bana Allahım!..”

Bizi babaannem büyüttü. Bize kendi şeklini verdi. Her hafta başı bahçeden topladığı taze maydanoz, fasulye ve diğer yeşillikleri pazara götürüp sattıktan sonra bize ekmek getirdi. Ancak hafta günleri görüp yiyebildiğimiz pazar ekmeği. Sonra bıçakla bile kesmekte zorlandığımız, ama hâlâ tadı damağımda olan tahin helvası. Pazardan elma alıp getirdiğinde ise bayram ederdik. Babaannemin pazardan gelişini dört gözle beklerdik. O, pazardan geldikten sonra evde bir bayram havası olurdu. Nefes nefese eve vardığında öyle pek de soluklanmadan yanıbaşına otuttururdu bizi. Ve pazardan aldığı elmaları tek tek dağıtarak beşe bölerdi. Öyle ya kimsenin hakkı kimseye geçmesindi. Babaannem elmaları bölerken kendini saymazdı. Elmalar bölünüp dağıldıktan sonra torunlarının neşe içinde oynamaları yeterdi her hal ona. Bizi babaannem büyüttü. Bize kendi şeklini verdi... Bizim köy, ilçeye giden yolun kenarında olduğu için, iç köylerden ilçeye gitmek isteyenler mutlaka bizim köyden geçerlerdi. Babaannem işte bu iç köylerden birinden gelin geldiği için, o köylerin adamlarının Emnanası (Emine Ana) idi. Köyün insanının da emnengesi (Emine Yenge). İç köylerden gelip de ilçeye gidenler bizim evin önüne geldiklerinde mutlaka babaanneme “Emnana, nasılsın, ne var ne yok?” diye seslenirler, onun hal ve hatırını sorarlardı. Babaannem de, öğle sıcağı ile birlikte onların ilçeden dönmelerini bekler ve soluklanmaları için eve çağırır; ya kahve ikram eder ya da soğuk ayranla bu yolcuların içlerini ferahlatırdı. Misafirine hürmetsizlik olmasın diye bilerek mi yapardı yoksa gerçekten unutur muydu da içerdi bilmem ama, bazen oruçlu olduğu vakitlerde eve çağırdığı misafiri ile birlikte kahveyi yudumlardı da sonra oruçlu olduğunu hatırlayıverirdi. Babaannemin kahve ikramı en çok da benim hoşuma giderdi. Çünkü, cezvenin dibinde kalan kahveden de biz nasiplenirdik.

Hayatında hiçbir canlıyı incitmemiş babaannem oğlunu ve gelinini, son kez Alman ellerine yolcu ettikten bir ay sonra gelen bir kalp krizi ile birlikte bu gurbet hayatına veda etti. Kalp krizinden sonra dört gün yaşadı babaannem ve dördüncü günün sabahı, ezanla birlikte Allah ın rahmetine kavuştu. Şimdi gibi kulaklarımdadır. Babaannemin selasını aynı zamanda hafız olan dayım verirken caminin hoparlöründen selayla karışık hıçkırıklar işitiliyordu.

Köy, Emnengesini, köyler Emnanasını kaybetmişti. Bizse bu ayrılıkla birlikte, gövdemizi kaybetmiştik. Bizi ayakta tutan, bize can veren varlığımızı. Babaannem torunlarının yanında mutlu bir ölümle ve ahirete hazır olarak öldü. Babaannem, koca bir ailenin reisi olarak yaşadı ve koca bir ailenin reisi olarak öldü. Bizi, o büyüttü ve bize kendi şeklini verdi...


İbrahim GÜLTEKİN
Kusunlar İlköğretim Okulu
Mamak/ANKARA


Bu yazı 32 kez okunmuştur.


Yorumunuz 255 Karakterle Sınırlıdır.
E-Mailiniz yorum yapabilmek için gereklidir. Fakat görünmeyecek / yayınlanmayacaktır.
İsminiz
E-Mail
Yorumunuz



Yapılan Yorumlar




ASTROLOJİ
ANNE & ÇOCUK
Psikoloji
Eğitim
Bakım
YEMEK
BOŞ
MAGAZİN
YAŞAM
Gezi
AŞK ve İLİŞKİLER
EĞLENCE
SAĞLIKLI YAŞAM
Diyet
Spor
GÜZELLİK
© BenimYuvam  2002 -
Tüm Hakları Saklıdır.
Site içeriği izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz / kullanılamaz.
BenimYuvam'a gönderilen ve yayınlanan yazıların telif hakları yazarların kendisine aittir.
BenimYuvam® yazar yazılarının içeriğinden sorumlu değildir.
Yasal Uyarı & Gizlilik
View My Stats